|
sami damarwrote:
________________________________________ ANNE HAKKI (Ne Muthiş Bi Şey) Hz. resulallah efendimiz buyuruyorlarki cennet anaların ayakları altındadır. Ey anasının kıymetını bilmeyen canlar ananızın kıymetını bilin yarın mahşer meydanında hz. Veysel Karani ile beraber olmak isteyenler Hz.Musa a.s. ile beraber olmak isteyenler analarının kalplerını kırmasınlar . Bir gün Hz. Resulallah efendimiz dediler ki Selmanı farısıye, ey selman gel garıplerın zıyaretıne gıdelım mi ya selman. Selman da dediki garipler kimlerdir ya Resulallah dediki efendimiz ya selman kabristanda yatanlar gariplerdir dedi efendimiz. Geldiler bir kabrin başına kabrin başında ağlamaya başladı Resulallah gözlerinden yaşlar geliyordu efendimizin Selmani farisi dediki ya resulallah neden ağlarsın efendimiz dediki Hz. cebrail yanıma geldi bu kabrin için de bir delikanlı yatıyor ateşler içerisinde yatıyor bunun hali beni yaktı ya selman selmanı farısıde ağlamaya başladı. Efendimiz dediki kabristan içinden yatan genç ölmeden önce annesinin kalbini kırmış ya selman git medineye haber ver herkes kabristanının başına toplansın Selmanı farısı heber vermeye gıttı herkes toplantı kabrıstanın basına resulallah ağladıgı yandıgı kabrın basına kimse gelmedi canlar.. Aradan bir zaman geçtiki elinde bastonuyla yaşlı bir anne geldi kabrin başına Resulallah oturdu dediki ey ana kurban olam ona kabristanın içinde yatan senin yavrunmu ana evet yavrum dedi ya Resulallah efendimiz dedi ki evladın kabristanında ateşler içinde yanıyor ne yaptı dedi sana ve ana başladı anlatmaya .. Resulallah o benım evladım yemedım yedırdım ıcmedım ıcırdım ona baktım ben ona yetım buyuttum ben onu ama o benım kalbımı kırdı bana zulm ettı ben ondan razı degılım ya Resulallah efendımız dedıkı ey ana yavrun ateşler içerisinde yanıyor ona hakkını helal et ana etmem ya resullah Resullah efendımız o mubarek ananın gozlerıne ellerini surdu gözlerindeki perdeyi kaldırdı ve o anda gordu kabırde ana yavrusunu ve ateşler içinde yanarken gördu ağlıyordu yavrusu ANAA ANAA imdat ana kurban olam ana ben ettım sen etme hakkını bana helal et ana ve dayanamadı ana bu ana ana taş degılkı dayansın hakkım hellal olsun yavrum dedı ve yavrusunun kabri cennet bahçelerinden bir bahçe oldu.
Oct. 25
|
|
|
sami damarwrote:
‘KİMLİK MÜSLÜMANI’ VEYA MÜSLÜMANIN KİMLİĞİ
İslam; Hakka teslim olmaktır Ahir zamanda iman ateşten gömlek gibidir. Çıkarsan cehenneme düşersin, taşırsan yanarsın. Cehenneme düşüp yanmaktansa bu dünyada o gömleği taşıyarak yanmak daha mantıklı ve kârlıdır. Ebedi hayata inananlar ve cenneti umanlar bu gömleği hiç çıkarmazlar üzerlerinden. Hakk'ın huzuruna bununla çıkarak, defterini sağdan alan bahtiyar kullardan olurlar. O akıllı insanlar ebedi hayatı geçici olana tercih ederler. Bu ne kârlı bir alışveriştir. Arapça kökenli bir kelime olan "Müslüman" kavramı 'teslim' kelimesinin fâilidir, bu yönüyle 'teslim olan' anlamına gelmektedir. Demek ki Müslümanlığın birinci basamağı şüpheye meydan vermeden Hakk'a teslim olmaktır. İslam inancına göre Müslüman, Allah'a, O'nun birliğine, İslam dininin şanlı peygamberi olan Hz. Muhammed (sav)in son peygamber olduğuna inanan, Allah'ın emirlerini yerine getirmeye, yasaklarından kaçınmaya çalışan insandır. Fakat İslam'ın gereklerini kabul ve tastik ettiği halde zaman zaman yerine getirmeyen, ihmal eden dinden çıkmaz, sadece günahkâr olur. Müslümanlar, dünya denen bu zorlu imtihan yerinde her gün ayrı bir musibetle imtihan oluyorlar. Nasıl ki çelik, ateşte yandıkça güç kazanıyorsa, Müslümanlar da bu imtihanlardan alınlarının akıyla çıktıkça takvaları, ihlâsları ve inançlarına bağlılıkları da o oranda artıyor. Dikkat edilirse şeytan, yoldan çıkanlardan ziyade, takva olmaya çalışanlarla daha çok uğraşıyor. Onları hak yoldan saptırmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Neticede güçlü iman sahipleri, şeytanın hile ve tuzaklarına kanmayarak sırat-ı müstakimden sapmadan ilerliyorlar. Müslüman fıtratı üzerine dünyaya gelen insanoğlu, akıl baliğ olunca inancını kendi hür iradesiyle seçiyor. Tabii olarak bunu seçerken, yaşadığı toplum ve çevre onu fazlasıyla etkiliyor. Hatta bazıları çevrenin ve kötü arkadaşların açtığı şirk kuyusuna düşerek her iki dünyasını da mahvediyor. Rabbimiz fıtratımızla inancımız arasındaki bağı bakın nasıl izah ediyor: "Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler." (Rûm; 30) Her Müslüman dininin görevlisidir Nimetlerin en büyüğü olan İslam, hepimizin ortak manevi değeridir. Onu hakkıyla temsil ettikçe yükselecek, ondan uzaklaştıkça alçalacağız. Onu yaşamakla kalmayacak, aynı zamanda elimizin ulaştığı her noktaya taşıyıp yaşatacağız. Bilinmelidir ki İslâm'a hizmet etmek sadece hocaların, müftülerin, vaizlerin, hafızların vazifesi değil, bu her Müslümanın birinci görevidir. Çünkü her Müslüman, İslami hakikatleri geniş kitlelere duyurmakla yükümlüdür. İnancımızı ferdi olarak yaşamak bizi sorumluluktan kurtarmaz. Tebliğ vazifesini hiçbir zaman yabana atmamalıyız. Bu anlamda her Müslüman dininin görevlisidir. Günümüzde Müslüman kimliği, maalesef içi boşaltılmış bir kavramdır. Batı dünyası ve genel anlamda İslam dışı bütün inanç mahfilleri İslam'ın inanç sistemini diledikleri renge boyanmış bir kabuk olarak gösterme gayreti içerisine girdiler. Bundan dolayı, çoğumuz o kabuğu kırarak öze inemedik. Kabuğu öz sanma gafletine düştük. Yanıbaşımızdaki Kur'an'a bakmak yerine, popülist İslam yorumlarının peşinden sürüklendik. Oysa her şey iki kapak arasında açıkça yazılıydı. Bizce Müslüman kimliğinin meselelerin kaynağında bu özden uzak oluş yatmaktadır. Teşhis yanlış konulduğu için, tedavi gayretleri netice vermemektedir. İslam ve onun mukaddes kitabı olan Kur'an-ı Kerim evrensel bir mesaj taşımaktadır. Belli bir ırkın, kavmin, zamanın ve mekânın dini değildir. Bütün ırkları, kavimleri, zamanı ve mekânı kuşatmıştır. Son din olması da bundan dolayıdır. Fakat müsteşrikler ve içimizdeki uzantıları akı kara, karayı ak gösterme gayreti içerisinde, bu mutlak hakikatleri değiştirmek için olağanüstü bir çaba harcıyorlar. Doğulu halkların, hatta aydın sıfatı taşıyanların önemli bir kısmı bu çirkef oyuna gafletten öte, gönül rızasıyla gelmektedir. İrfan kör gafleti izale edememektedir. Türk milletinin belli bir zaman ve süreçten sonra, İslam’ı din olarak kabul etmesi tarihin en mühim dönüm noktalarındandır. Şayet bu millet, İslam zırhını kuşanmasaydı hem kendileri, hem de şerefle taşıdıkları tevhit inancı çok farklı noktalarda olurdu. Bu durumu sindiremeyen müsteşrikler, ırkçılığı milliyetçilik süsüyle acı bir zehir olarak bizlere sunmaktadır. Böyle olunca bir buçuk milyarlık İslam ümmeti özlenen ve beklenen birliği sağlayamamaktadır. Oysa İslam inancı bu milletleri birbirine bağlaması gereken bir çimentodur. Fakat bunu her zaman engelliyorlar. İslam'ın reddettiği ırkçılık yaftasını boynumuza asıyorlar. Akif bu durumu şu dizelerle sert bir biçimde dile getirir: Müslümanlık sizi gayet sıkı, gayet sağlam Bağlamak lâzım iken, anlamadım, anlayamam Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize? Fikr-i kavmiyyeti şeytan mı sokan zihninize? İslam mesele üreten değil, çözüm getiren akideler manzumesidir. Lakin bu inanç sistemi art niyetli odakların elinde problemler yumağının kaynağı olarak gösterilmek istenmektedir. Globalleşen dünyada sermaye sahipleri gemilerini yürütmek için bu iğrenç yolu seçmiş bulunmaktadırlar. Çünkü onların sundukları materyalist ve kapitalist sistemler insanlığa huzur getirmekten çok uzaktır. Müslüman ‘benim meselem değil’ diyemez Kulu en iyi, Yaratanı bilir. Hakk'ın bizlere sunduğu ilahi düzen kusursuzdur. Şüphe yok ki gerçek huzur bu düzene tabi olmakla, İslam dairesi içerisine dâhil olmakla elde edilir. Bunu İslam karşıtları da çok biliyorlar, onun içindir ki bu gerçeği fark eden kitlelerin artmaması için, gençlerden başlamak üzere, kitlelerin düşünme kabiliyetlerini değişik yollarla devre dışı bırakıyorlar. İçki, kumar, sigara, uyuşturucu, kadın ticareti, çılgın eğlenceler, ilâhi nasları ve gerçekleri unutturmanın, dünyayla teselli bulmanın morfinidir. Müslümanlar bunları görmezlikten gelemez. 'Benim meselem değildir' diyemez. İslam'ın hedefi bütün insanlığı şer batağından kurtarıp tevhit aydınlığına çıkarmaktır. Müslümanlar iman denizinde kum tanesi hükmündedir. Tek başına fazla bir şey ifade etmeseler de birleşince kum dağları oluştururlar. Bu dağlar günün birinde bulutlara değecek yüksekliğe varabilir. Bunun içindir ki güçlerimiz birleştirilmeli, yük paylaşılmalı, nimetler de bölüşülmelidir. Özellikle Müslüman aydınlar, fildişi kulelerde oturup ahkâm kesmemelidir. Hak ve halk için halkın yanında, halkla beraber hareket edilmelidir. Müslümanların meselelerinin ana kaynağı kimliğini netleştirememektir. Kimlik, bir insanın kendisini değişik açılardan tanımlaması, tarif etmesidir; kendini bir kalıba oturtmasıdır. Mühim olan başkalarının bizi nasıl gördüğünden öte, bizim nasıl bir kimlik arayışı içerisinde olduğumuzdur. İrademizi başkalarına teslim etmek anlamsızdır. Kimlik arıyorsan İslam neyine yetmiyor? Bazı toplumların kimliklerinde ırk ve soy faktörü öne çıkar. Yahudilerde ve Almanlarda durum böyledir. Müslüman halkların kimliğini belirleyen temel faktör İslâm dinidir. Oysa ülkemizde kimliğimize rengini veren 'İslam' inancına karşı alternatifler aranmaktadır. Bu arayışlar lüzumsuzdur, bizi bölmeye, parçalamaya yöneliktir. Kimlik arıyorsan 'İslam' neyine yetmiyor? Altı yüz yıllık Osmanlı'yı dimdik ayakta tutan İslam paydasında toplanma anlayışı değil miydi? Çöplükte hazine aramak ahmaklık değil de nedir? Müslümanlar olarak kültür ve inanç coğrafyasında önce yerimizi tespit etmeliyiz. Batılı mıyız, doğulu muyuz? 'Hem batılıyım, hem de doğuluyum' demek bir anlamda 'Ben henüz bir kimlik sahibi değilim' demektir. Tanzimat'tan bugüne kadar yaptığımız en büyük yanlış hem batılı, hem de doğulu görünmek, lakin neticede hiçbiri olamamaktır. Doğulu olmak Batı'nın maddi değerlerini reddetmeyi gerektirmez. "İlim müminin yitik malıdır, onu nerde bulursa alsın" hadisi yönümüzü gösteren bir pusuladır. Bizler teknolojiden evvel, Batı'nın kültürel değerlerine sevdalanmışız. Bu, kimliğimizi kaybetmemize, tanınmaz bir mahlûk oluşumuza zemin hazırlamıştır. Ayakları yere basan, onurlu, diri ve gururlu bir millet olmak, ancak kendimiz olmakla mümkündür. Batı'nın paspası olmak mecburiyetinde değiliz. Titreyip özümüze dönmeliyiz. Zira hatadan dönmek fazilettir. Kendi meselelerini başına musallat eden Müslümanlar, köklü çözümü de kendileri bulacaktır.
Oct. 25
|
|
|
sami damarwrote:
Kur’an-ı Kerim’in gücü
________________________________________ “Kur’an-ı Kerim’in gücüne her zaman inanmamız lazım. Kur’an’da âlemlere kodlanmış bir sesleniş var. Sanki hem arzlılara hem de semadakilere seslenir bir edası var.” Merhum Seyyid Kutup “Fî Zilâli’l-Kur’an” tefsirinde şöyle bir hatıra anlatıyor: “Biz altı Müslüman bir Mısır gemisiyle Atlas Okyanusu’nun engin suları üzerinden New York’a gidiyorduk. Kadınlı-erkekli yüz yirmi yabancı yolcunun içinde bizden başka Müslüman yoktu. Birden bizi okyanusun üzerindeki gemide cuma namazı kılmaya iten sebep de; gemide misyonerlik çalışmasına devam eden ve bunun bir uzantısı olarak bize karşı da, bu görevini yerine getirmeye kalkışan bir misyonere karşı dinî duygularımızın harekete geçmesiydi! Bir İngiliz olan gemi kaptanı, namazımızı kılmamıza izin verdi. Namaz esnasında, ‘görev’ başında bulunmayan geminin tayfalarına, aşçılarına ve hizmetçilerine bizimle namaz kılmaları için izin verdi. Bunların hepsi Sudan’ın Nevbe bölgesinden olan Müslümanlardı. Müslüman personel buna çok sevinmişti. Çünkü gemide ilk olarak cuma namazı kılınıyordu. Cuma hutbesini ben okudum ve namazı da ben kıldırdım. Yabancı yolcuların çoğu etrafımızda halkalanmış, namaz kılışımızı seyrediyorlardı! Namazdan sonra yabancı yolcuların çoğu ‘Duanız kabul olsun.’ diyerek bizi kutlamaya geldiler. Zira onların namazımızdan anladıkları en ileri şey duaydı! Yalnız bu kalabalığın içinden, daha sonra Tito’nun cehenneminden-komünizmden kaçan, Yugoslavyalı bir Hıristiyan olduğunu öğrendiğimiz bir bayan, olaydan ciddi biçimde etkilenmiş ve eylemin tesirinde kalmıştı. Duygularına hakim olamıyor, gözyaşlarını tutamıyordu. Yanımıza gelerek, gönülden bir sıcaklıkla elimizden tuttu ve düzgün olmayan bir İngilizce ile bizim namazımızın derin tesiriyle, namazdaki huşu, düzen ve manevi hava ile kendinden geçtiğini ifade ediyordu! Fakat bu olayın bizim için önemli olan yanı burası değildi. Asıl önemli olan, bu bayanın şu sözleriydi: ‘Papazınız hangi dille konuşuyordu?’ Kadıncağız, namazı ‘din adamının’ dışında bir kimsenin kıldırabileceğini düşünemiyordu! Zira inandığı kilise Hıristiyanlığında uygulama böyleydi! Biz onun yanlış düşüncesini düzelttik! Ve gereken cevabı verdik. Bunun üzerine kadın dedi ki: ‘İbadeti idare eden görevlinin konuştuğu dilin hayret verici bir musiki tonu vardı. Hiçbir şey anlamasam da, sesi bana çok hoş geldi.’ Sonra beklenmedik bir olay daha oldu. Kadın şöyle diyordu: ‘Fakat benim asıl sormak istediğim mesele bu değildi. Aslında beni duygulandıran şey imamın sözleri arasında kullandığı, cazip bir musiki tonu ile ifade ettiği sözlerdi. Bu sözler, bu kişinin diğer konuştuğu sözlerden çok farklı geliyordu bana! Arada kullanılan bu sözlerin musiki yönü daha ağırlıklıydı ve daha derin tesirleri vardı. Bu özel bölümler içinde, bir titreme ve tüylerimi diken diken eden bir ürperti meydana getiriyordu. Bunlar bambaşka bir şeydi! Sanki imam bunları söylerken Kutsal Ruh ile doluydu!’ Bununla neden söz ettiğini bir süre düşündük. Sonra anladık ki, bayan cuma hutbesinde ve namazda geçen Kur’an âyetlerini kastediyor! Bununla beraber bayanın bu hali, bizde gerçekten dehşete varan bir ürperti meydana getirdi. Çünkü bu bayan, aslında ne dediğimizi anlamıyordu. Daha önce de belirttiğimiz gibi bir dizi olayın meydana gelmesi gösteriyor ki, bu Kur’an’ın bir sırrı daha vardır. Bazı kalpler onun bu sırrını, sırf okunması ile yakalayabilmektedir. Bu bayanın, kendi dinine inanması, ülkesindeki komünizm cehenneminden kaçışı, onu Allah’ın sözlerine karşı bu derece hassas hale getirmiş olabilir. Fakat her şeyi bununla açıklayamayız. Mesela memleketimizde halktan Kur’an’a kulak veren on binlerce insan, ondan hiçbir şey anlamaz. Yalnız onların kalpleri bundan hayli etkilenir. Bu sırrın etkisinde kalırlar. Bunlar Kur’an’ın dilini anlamada Yugoslavyalı bayandan çok fazla ileride de sayılmazlar! Ben Kur’an’ın üstünlüğünden söz ederken, bu gizli ve hayret verici tesirine her şeyden önce temas etmeyi tercih ettim.” Bol bol Kur’an okumamız için böyle bir hatırayı nakletmiş oldum.
Oct. 25
|
|
|
ყą૮Ոɿz қυ२੮ .wrote:
Sana bir gül versem Elimi tutsanda çeksen Nazikçe yanına gelsem İlk ve tek sevgilim olur musun? Seni seviyorum desem En iyi sensin desem Vazgeçemem senden desem İlk ve tek sevgilim olur musun? Yanlızlığımı bir bilsen O karanlık dünyada Rüyalarımda hep seninleyim desem Uyusam senin sıcaklığında Mum gibi ışık verir misin?
Sept. 8
|
|
|
sami damarwrote:
CUMA’NIN ÖNEMİ
Var edilmek bir sürprizdir, kocaman bir sürpriz! Yokluğun koynunda yokluğundan bile habersiz silinip gitmek üzereyken, hatta silinmeye bile gerek duymayan siliklik içindeyken, var edildin. Sen yoktun ve varlığın yokluğuna tercih edildi. Can verildi tenine, nefes verildi cesedine. Bir insan yüzüyle süzüldün âlemin eşiğinden içeriye. Hayat sahibi kılındın; hayat sofrasına buyur edildin. İnsan olman irade edildi. Sadece insanların çağrıldığı, insan olmayanın çağrılsa bile tadına varamayacağı eşsiz bir ziyafete buyur edildin. Sürpriz! Varsın, hayattasın ve insansın. Varlığın isimsiz bir taş kadar kalabilirdi.Üzerine basılıp geçilebilirdi meselâ. Kalbin olmazdı, kalbinin olmayışına ağlayacak bir kalbin bile olmazdı. Hiç yoktan hayat verildi tenine. Hayatın bir dağın adı konmamış bir yamacında yalnız yaşayan bir ağacınki kadar olabilirdi. Hiç ummadığın halde insanlık üflendi çamuruna. İnsan oldun diyelim; bir olan Rabbe “kul” olmanın sonsuz güveninden, her şeyin sahibine muhatap kılınmanın eşsiz ayrıcalığından yoksun olabilirdin. Tıpkı yanıp yakılmış bir ağacın kömürleşmiş dallarını ve köklerini bir arada tutmakla teselli devşirmeye çalışması gibi, kaybettiklerini kaybettiğinin farkında olmayan, yitirdiklerinin eksikliğini çekmeyen acı bir inançsızlığın ortasında kıvranıyor olabilirdin. Hiç ummadığın hediyeler almak gibidir var olmak. Hiç hak etmediğin sofralara buyur edilmeye benzer yaşamak. Hiç beklemediğin bir tacı giyinmek gibidir hayatta olmak. Bunu bilmişken, sonsuz minnettar olman gerekmez mi? Bunu bilmişken, iltifatlara boğulmuş bir adam gibi hep mahçup bir yüzle yürüyor olman gerekmez mi? Bunu farketmişken minnetini ifade etmek için telaşla koştuman beklenmez mi? Yoksa, verilenlerin hakkın olduğunu düşünüp daha fazlası niye yok diye sızlanan geçimsiz bir nankör olmaya mı adaysın? Yoksa, sana yapılan iltifatları az bulup “daha, daha, daha..” diye bağıran, asık suratlı, bir türlü memnun edilemeyen, hiçbir şeyi beğenmeyen açgözlü biri olmaya mı heveslisin? Mümin olmak, varlık dairesine mahçubiyetle girmek demektir. Besmele, o mahçubiyetin ifadesidir; “Senin izninle buradayım ey Rahman, ey Rahîm. Burası benim hiç hak etmediğim bir yer; izin ver de içeri gireyim.” Mümin olmak, varlığa ve varlığına minnettar olmaklığındır. Besmeleden sonra “Hamd olsun Rabbine âlemlerin.” deyişimiz ondandır. Hiç yokken var edilenin hiç yoktan Var Eden’e ilk sözü “teşekkür” olmalı değil mi? “Ey Rabbim, beni hiç hesaplarımda yokken var eyledin, hiç ummadığım halde bana hayatı tattırdın, bu yetmiyormuş ki bir de bana insanlık lûtfettin. Sana borcumu nasıl ödeyebilirim?” “Âlemlerin Efendisi” işte bu yüzden hamd telaşındadır, şükür sevdasındadır. Senin unuttuğun o sonsuz minnettarlığı her an yüreğinde yaşatır. Senin görmediğin o umulmadık iltifatlar karşısında sonsuz mahçubiyet duyar. O yüzden adı Muhammed’dir; en çok O hamd eder, en çok O şükreder, en çok O minnettardır. O yüzden en çok O övülür; varlığın güzelliğini sonsuz bir incelikle takdir eder, hayatın ayinesinde yansıyanlara en çok O hayran olur. O yüzden adı Ahmed’dir; âlemin güzelliğine eşsiz bir hayranlıkla karşılık verir. Bülbülün aşkıyla gülün güzelliğine sesten yapraklar eklemesi gibi, O da varedilenlerin güzelliğine hayranlığını ifade ederek âleme insanca hayranlık yankıları ekler. Güzellik muhatabını O’nun gözlerinde bulur; varlık O’nun hayranlığıyla dengini bulur. Sanattan anlayana sanatın incelikleri gösterilmek istenir. Güzelliği hakkıyla takdir edenin önünde yeni güzellik pencereleri açılır. Yemeğin tadını anlayan yeni sofralara buyur edilir. İşte bunun için O da, sonsuz teşekkürüne karşılık yine sonsuz teşekkürler gerektiren yeni sofralara buyur edilir. “Makâm-ı Mahmud” işte o sofraların adıdır, o pencerelerin önüdür, o tanıklıkların ünvanıdır. O’nun ellerine, gözlerine, gönlüne gelen lütuflar, feyizler, nimetler bize o sofradan akar, o ziyafetten taşar. O’nun minnettarlığına katılan her salâvatla, o eşsiz sofranın bir kenarına ilişirsin; o doyumsuz ziyafetten pay alırsın. Dudağına değen her salâvat, dudağına o sofranın kevser kadehini yanaştırır. CUMA’NIZ MÜBAREK OLSUN HAYIRLI CUMA’LAR
Sept. 3
|